..




Konusu:

Bilgi mutluluğa zarar verebilir mi?


 Yazar Rumuzu: neva1010

 Eser Sıra Numarası: 210225eser20




                                             KAYIP HAKİKATİN İZİNDE

             Sevgili okurlar, hayatın içinde bulunmayı unutan, daralan vakitlerde var olduğunun dahi farkında olmayan görünmezler; sizinle insan oluşumuza en çok yakışanı yapalım. Dünyayı yeniden kurup ona çeşitli anlamlar atfedelim. Kendi kendimize soru olalım mesela ve yanıtları beklemeden dünyaya karşı vaziyet edinme arayışına girelim. Ey okur, bir defasında sana hakikati kavramanın ve dünyayı yeniden düzenlememenin mümkün olduğunu, insanların bunu bilmesi gerektiğini söylemiştim. Sen de “Yaz öyleyse!” demiştin. Şu an tam da bunu yapıyorum, okurum. Birçok konu var konuşmamız, anlamamız, denememiz gereken. Hadi öyleyse, bu yazıyı müsaadenle “Kendini bil”[1] öğretisinden başlatmak istiyorum. Öyleyse kulak ver söylediklerime, kendimle tanışma amacıyla çıktığım yolda yaratılanların en yetersizi olduğumu öğrendim hem de kusursuz bir topluluğun ortasında. Nizamları kusursuz, kanunları eksiksiz; rüyaları, görüşleri, hayat hakkındaki beklentileri dosdoğru ve kalıplara uygun insanların var olduğu bir dünyada yaşamaktayken kendimizin bilgisine erişmemiz, dünya hakkındaki bütün edinimlerimiz bizi bilmediklerimiz, eksiklerimiz hakkında daha bilgili ve hayat içinde daha mutsuz yapmayacak mıdır, diye sordum kendime. İşte bunun için sevgili okur, bildiklerimiz, bunun neticesinde yüklendiğimiz sorumluluklar ve içimizde ölen tüm mutluluklar için derin mezarlar kazacağız.

Hakikati arama ve anlama çağının başlangıcıyla birlikte kendini bilmemekle suçlandı insan, ideolojilere kurban gitti, tükenen vakitlerde kendini geçmişte aradığı için tutuklandı, makineye koşullandırıldı varlığı, yeri geldi Tanrı’yı öldürdüğü gerekçesiyle sorguya çekildi filozoflar tarafından. En sonunda doğayı aşma çabasının bir sonucu olarak sınırlılığı incelemeye açıldı. Saadetler ve mesut insanlar kayboldu endüstriyelleşme çağıyla birlikte. Yalnızca makineler üretilmedi. İnsanın kendini, zamanını, varlığını, bedenini yeniden üreten bir forma büründü yenilenen üretim süreci. Derin düşünceli bir bulunma olanağı tanımayan sistem içinde insan kendine katlanamadı. Öyleyse okur, girişi burada noktalayalım ve başlayalım denememize. Bilmeyi, anlamayı, soruşturmayı bir an önce deneyelim istiyorum bu denemede. Anlatmaya her şeyden önce dünyaya mutlu olmak için geldiğimiz düşüncesi ve hayatın amacını mesut, telaşsız bir serüven olarak nitelemekten kaçınarak başlayacağım.



Hakikatin ve kendiliğin varlığından bihaber insanların sapladığı oklarla yine yaralı bir şekilde kendine yöneldi dünya. İnsanın kim olduğu sorusuna verilen yanıtlar artık çok sınırlı bir minvalden yola çıkmakta. İnsan artık omuzlarında binlerce yıllık tarihsel, kültürel ve toplumsal birikimi taşımakta… Öğrenilecek, keşfedilecek, dünyanın değişimine olanak tanıyacak çok şey var. Özgün bir bilinç inşa etme ülküsü ise saf bir hayalden öteye geçmiyor. Hakikate; kendi kendinin, Tanrı’nın bilgisi yönünde hareket ettiği düşünülen o metafizik rüyaya dalmış saygıdeğer efendileri uykusundan uyandırma vakti gelmedi mi hâlâ? Kişinin bizatihi burnunun dibinde olan varlığı kapatan, bastıran, örten düş kırıklığının ne anlama geldiği sorusunu yanıtlamanın tam zamanıdır.


Kişinin kendini, ‘ben’ini kavrama aracı olarak hakikat arayışı Herakleitos’un da ifade ettiği gibi “kendimi aradım”dır, buldum değil. İnsanın kendisini gerçekten bilinçlendirmesi, bilmesi, inşa etmesi ne zor! Nihayetinde bayatlık, sıradanlık, boşunalık ve o kocaman harflerle duvarlarımızı süsleyen ‘saadet, özgürlük yaşantısı’ bozulmaz, göz ardı edilemez devasa bir gerçeklik orada duruyor. Kişinin kendini kavraması, hakikate ulaşabilmesi ise olanak dışı. Bu imkâna erişse bile sahip olacağı bilgi birikiminin sorumluluğu ve eyleme geçememe ihtimali mutluluk yaşantısı fikrinin şimdi her biri ölü olan harflerini ve ifade ettiği anlamı kefenlemeyecek midir? Bilgi, Wittgenstein’ın düşünce huzuru olarak adlandırdığı; ulaşılamayan bir hayal, yaşanılan bir kuruntu olabilir mi? Camus’nün Sisyphus’ta söylediği kendini tutmaya çalıştıkça ellerinin arasından kayıp giden sudan başka bir şey değil midir? Hakikati açıklamak için kıvrandığınız her anda sizi tutan ötekileştirilme korkusudur belki de. Adorno kadar sorumluk almaya kim gönüllüdür? Dünyanın, insanın başına gelmiş felaketlerden insanların hakikatten yüz çevirmesini sorumlu tutmak- sonunu getiremiyorum cümlenin. Kıymetli okurum, meyilli midir aklım hâlâ insanın yaptıkları kadar yapmadıklarından, bildikleri kadar bilmediklerinden de sorumlu olduğu düşüncesine?


Bilmek ve aklımızı kullanma cesareti[2] göstermek bize hiçbir zaman mesut olma vaadini sunmadı. İnsanı her şeyi yeniden düşünmeye mecbur eden iklim krizleri, nükleer silahlanma, ırkçılık, sınıfsal ayrım gibi felaketler hakkında hakikate erişmek için yapacağımız her girişim büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmadı mı? Bildiğimiz halde elimizden bir şey gelmediğine tanıklık etmemiz dünyanın olduğu gibi kalması realitesinin taşıyıcısı oldu. Post-gerçek bir çağda yaşıyoruz kıymetli okurum, ulaşılan her hakikatin insana büyük bir sorumluluk yükleyeceği muhakkak. Ben hep insanın bütün insanlık için bir olanak olduğunu düşündüm. Hannah Arendt gibi aktif bir düşünsel hayatın da mümkün olduğunu, değişime imkân tanıdığına inandım. Mutluluğa zarar vermesi pahasına bilmek, eyleme geçmek, ardımda içine doğduğum dünyadan daha kötü bir dünya bırakmamayı istedim. Ancak şimdi anlıyorum öğrendiğimiz bilginin ve beraberinde ağırlığını her an hissettiğimiz sorumluluk duygusunun insanı kamusal alanda edilgenleştirildiğini, saadetinin önünde en büyük engel olduğunu. Hakikatin bile evirilebildiğini, farklı formlarda idrakimize giydirilen deli gömleklerine yakıştırılabileceğini.


Aydınlanma’dan bu yana aklımıza takılı mıdır hâlâ -Francis Bacon gibi- bilginin güç olduğunu söyleyen maskeler? Hakikati her gün yeniden keşfetmek ve eksikliğini keşfe çıkmak insanı büyük bir çıkmazın içine sürüklerken üstelik... Şunu da söylemekten geri durmayalım: insan bilme eylemi ile kendine tatmin sağlarken, bilginin varlığı-ağırlığı ile kendini derin bir mutsuzluğa hapsetmektedir. "Bu dünyayı, tıpkı geldiğimizde onu bulduğumuz gibi, aptal ve kötü bir biçimde terk edeceğiz." diyor Voltaire. Hakikat arayışımızın bir tezahürü olmayacak mıdır dünyaya dönüşüm olanağı tanımak, Voltaire’yi haksız çıkarmayacak mıdır? Bize sunulan dünyanın yetersizliğine başkaldırarak kendi çabamızla Platon’un mağarasından kurtulmamız gerektiğini tahayyül ederken mutluluktan feragat etmek büyük bir bedel olsa gerek.


İlk olarak Schopenhauer’de rastladım fazla bilgelik olan yerde fazla keder olduğu düşüncesine. Hakikat arayışımız ve mesut olmayı dileyişimiz dünyaya uymuyorsa bozuk olan insanca arayışlarımız değil, dünyanın kendisidir, dedim hemen sonra. Bugün yalnızca biz biliyoruz ey okur; yarın yok olduğumuzda hatırlanan, ömrümüzü ne ölçüde mesut yaşadığımız değil bildiklerimiz ve yüklendiğimiz sorumluluklar neticesinde dünyaya tanıdığımız değişim olanağı olacak. Edip Cansever’in dediği gibi /Bence bir efsaneyiz biz, acılı, mutsuz/ benlikler olarak bilmeyi deneyeceğiz ve aklı kullanma cesaretini göstereceğiz.


Okurum, Don Kişot gibi yenileceğimizi bilerek çıkmalıyız yola, heybemize mutluluğumuza zarar verecek, insan oluşumuzu iyileştirecek hakikati koymalıyız. Goethe ‘yeryüzü çocuklarının en yüce mutluluğu/sadece insanın kendi kişiliği’ diyordu Doğu-Batı Divanı’nda. Bunu neden hatırladım diye sordum kendime. İnsan bilme eylemini sürdürerek düşüncesinde ve kendinde bir yanılma payı bırakır, yanıtını aldım ardından. Bilgi gibi aşkın bir varlık nedeni için karakterimiz ve ona değinen mutluluğumuzdan ödün vermeliyiz düşüncesine vardım. Mutluluk gibi bireye değinen, kendi kendimizin ve hayatımızın sağlayıcı konumunda olacağına inandığımız bir sebep için bilgi gibi kolektif sorumluluk alanı yaratan birikimi –mutsuz olmak pahasına- göz ardı edemeyiz, değil mi okur?

 

 



[1] Nosce te Ipsum

[2] Sapare Aude



önceki eser / sonraki eser