..




Konusu:

Bilgi mutluluğa zarar verebilir mi?


 Yazar Rumuzu: burgaz1954

 Eser Sıra Numarası: 210218eser02



                                                                       Mutluluğun Bilgisi

     İnsanın yeryüzüne fırlatıldığı andan itibaren esasen tek bir nihai amacı vardı: mutluluğu bulmak. Mutluluğu bulmak için aramak, ona nasıl ulaşacağını bilmek gerekiyordu. Ancak aramak da bulmak da oldukça meşakkatli olduğundan insan denen “düşünen” canlıların çoğu, bu sıfatlarını görmezden gelip düşünüp sormadan öylece durmayı “seçiyordu”. Birileri gelsin ve onlara mutluluğu armağan etsin istiyorlardı belki de. Ne var ki bu mümkün olmuyordu; bir şeye sahip olmakla o şeyi bilmek, anlamak arasında çok yakın bir ilişki vardı çünkü. İnsan ancak bildiğini anlayabiliyor, anladığını kendinin kılabiliyordu. Öte yandan bildikçe, ne kadar az bildiğini ve bilinecek ne çok şey olduğunu fark edip bilgi ile ilişkisinde paradoksal salınımlar yaşıyordu. İşte tam da bu nedenle; mutluluğa bilgisiz erişemeyen ancak bilgilendikçe eksilen ve açlığı derinleşen dolayısıyla mutsuzlaşan insan için bilgi ile mutluluk arasındaki ilişki ilk insandan bu yana sorgulanmaya değer olmuştur.

Bilgi ve mutluluk... Her ikisi de olumlu duygu değerine sahip, iştah kabartan sözcükler. Her ikisi de her insanın arzuladığı olgular. Peki bu durumda bu iki kavram nasıl olur da birbirine zarar verebilir? Bilgi bu kadar yüceltilen bir kavramken arzulanan mutluluğa erişmede nasıl engel oluşturabilir? Bu soruyu yanıtlamadan önce “mutluluk” kavramını anlamak ve genel hatlarıyla ele almak gereklidir.

Her ne kadar bir genelleme de olsa, şunu söylemek mümkündür: İnsan, tarihi boyunca çok kez mutluluğu meta değerlerinde aramış, mülkiyet ile beraber mutluluk da geleceğini düşünmüş ve tabii ki bu yanlış düşüncesi gereği arayışında başarısız olmuştur. İlk uygarlıklardan günümüze kadar gelen bu düşünce yapısını anlamak fazla zor değildir. Hayatta kendisine katı bir yol gösterici bulamadığı için yaptığı eylemlerin doğru veya yanlış olduğundan emin olamayan insan, yaptığı işlerden bir kazanç elde etmeye başladığı zaman bunu “doğru” olarak nitelendirmiş ve “doğru” kavramını takip ederek mutluluğa varacağını düşünmüştür. Ne var ki insanın burada kavrayamadığı nokta, hem arayışı içine girdiği “doğru” kavramının hem beraberinde geleceğini düşündüğü “mutluluk” hissinin hem de fiziksel kazancın insan üretimi/beşeri olgular olduğudur. Bu söylem yanlış anlaşılmaya oldukça açıktır. Burada belirtmeye çalıştığım nokta “gerçek mutluluğun”- ki bu da tartışmaya oldukça açık bir kavramdır- teolojik bir kaynaktan gelmesi gerektiği kesinlikle değildir. Üstelik “sosyal inşacı” bir açıdan bakılınca dini mutluluk getirilerinin de pekâlâ insan üretimi olduğu görülebilir. Bu yüzden burada göz önünde bulundurulması gereken en önemli nokta her insanın esasında kendi mutluluk tanımını kendi yarattığıdır. Fikir ve zevk ayrılıklarının ortaya çıkışı da bundandır. Her insan kendini şekillendiren/karakterini oluşturan unsurlara bağlı olarak farklı detaylardan mutluluk duyabilir. Ancak şu önemli noktayı da unutmamak gereklidir: İnsan, içinde bütün kararlarını belli derecelerde etkileyen büyük bir ilkel benlik/id taşır. İnsanın gerçekçi olmayan mutluluk tanımları oluşturmasında haz odaklı bu ilkel benliği büyük bir rol oynar. İnsanın onu büyütecek, insan kılacak, ona anlamlı bir yaşam armağan edecek seçimlerinin kaynağı zihninin ve ruhunun derinleri değil de ilkel içgüdüsü olunca kazancın ya da sahip olmanın dolasıyla üreyen, çoğalan değil tükenen bir şeyin mutluluk sanılması kaçınılmazdır. Bu durumu insanın içinde yaşadığı toplumsal bağlam da beslemektedir. Sosyal bir varlık oluşunun gereği topluluk olarak yaşayan insanın mutluluk tanımlarını kurarken çoğunluğa uymaya çabalaması normaldir. İçinde bulunduğu toplumdan sıyrılıp kendi mutluluk tanımını yaratmaya yeltenen bireyler ise ötekileştirilme gibi ağır bir bedelle karşılaşacaklarından insanın kendini hem içgüdülerine hem de makbul sayıldığı o konforlu alana kaptırıp mutluluğu ortak metalarda araması gayet yaygındır ve “norm”aldir.

Mutluluk tanımındaki “sıkıntılı” yanı kısaca izah ettikten sonra meselenin bilgi kısmına da bakmak lazımdır. Yine aynı noktadan yola çıkacak olursak; insan yeryüzüne “sürgün” edildiği[1] andan itibaren bir bilgi arayışına girmiştir. Cennet Bahçesi”nin ardından “düştüğü” bu yeni yerde yaşamına devam edebilmek ve soylarını devam ettirebilmek için her şeyden önce bilgiye ulaşmanın yollarını keşfetmeye başlamıştır. Bilgi, ilk anlarından itibaren insan yaşamının içinde çok önemli bir yere sahip olmuştur. Çoğu noktada insanlık bilgiyi kendisine yol gösterici olarak belirlemesi gerektiğinin farkında olmuştur. Hatta temel yaşam pratiklerinin yanı sıra dinler de bilgiyi kutsal kılmış, toplumları bilgiye yöneltmeye çalışmıştır. Tekerleğin icadından pusulaya, buhar makinesinden bilgisayarlara bütün icatlar ve buluşlar esasında insanın kendine çizdiği bu bilgi rotasındaki kilometre taşlarıdır. Elbette “bilgi” kavramı da tıpkı mutluluk gibi farklı gruplarca farklı yorumlanabilir. Epistemoloji içerisinde “Doğru bilgiye ulaşmak mümkün.” tezini savunanların bile kendi içlerinde sekiz ayrı dala ayrılması buna fevkalade bir örnektir. Hatta tıpkı mutluluktaki gibi doğru bilginin de farklı insanlar için farklı olması durumu gayet yaygındır. Trafikte sağda ya da solda araba kullanmanın ülkelere göre değişen doğru bilgiler olması bile bunun basit bir örneğidir.

      Tartıştığımız “Bilgi mutluluğa zarar verebilir mi?” sorusuna teorik bir cevap aradığımızda aslında yanıtın “hayır” olmasını beklemek lazımdır. Çünkü bütüne baktığımızda insanın, “mutluluk” hedefine “bilgi” yolu ile gittiğini görürüz. Bu açıdan bakılınca bulmacanın parçaları gayet uyuşmaktadır. Birbirini tamamlayan bu iki kavramın iç içe varlığının insanlığı “doğru” bir yolda tutacağını düşünmek doğaldır. Ancak işte tam da bu noktada işin içine yukarıda kısaca söz etmeye çalıştığım kesin bir mutluluk ve doğru bilgi tanımı olmaması durumu giriyor. İnsanlar “mutluluğu” inşa edilen değil de sahip olunan bir şey hatta “şeylere sahip olma” olarak algıladıkça kavramı dengesiz temeller üzerine oturtuyorlar. Ve ne yazık ki sadece mutluluğa erişemediklerini fark ediyorlar, mutluğa niye erişemediklerini değil; yani bilgi ile ilişkilerinin rotası şaşıyor. Bu açıdan bakıldığı zaman mutluluğa esas zarar veren şeyin aslında bilgi değil, insanın bilgi ile bağını doğru kuramaması, bilgi ile ilişkisinde özne değil nesne konumunda olması yorumu yapılabilir.



[1]Bunu yalnızca teolojik bir yorum olarak değil insanın yeryüzü yolculuğu, ontolojik arayışları açısından da böyle ele almak istedim. Nitekim ateist varoluşçulara göre de insan yeryüzüne fırlatılmış ve burada varlığını inşa etme sorumluluğuna sahip bir canlıdır. İşte size bilmenin bir katmanı daha: Kendini inşâ etmeyi bilmek, inşâ ettiği kendini bilmek.


önceki eser / sonraki eser