..




Konusu:

Bilgi mutluluğa zarar verebilir mi?


 Yazar Rumuzu: anka2006

 Eser Sıra Numarası: 210225eser03




                                                 Biliyorum, öyleyse mutluyum :)




“İgnorance İs Bliss”. Yani, cehalet mutluluktur. Erasmus tarafından söylenmiş bu söz, Matrix filminde de sorgulanır. Serinin ilk filminde, gerçeklerle savaşacak cesareti olmadığı için cehaletin mutluluğunu seçen bir karakter, akşam yemeği sırasında bu seçiminin nedenini şöyle açıklar: "Biliyor musun, aslında bu bifteğin var olmadığını biliyorum. Ağzıma attığım an Matrix'in devreye girip, beynime bu etin sulu ve lezzetli olduğunu söylediğini biliyorum. Ama önemsemiyorum. Çünkü şu geçen dokuz yıldan sonra, ne fark ettiğimi biliyor musun? Cehalet mutluluktur." Filmdeki bu karakter (Cypher) gerçeklikten haberdardır, ama seçim şansı olsa, bilmemeyi tercih ettiğini söyler. Mutluluğun bilmemek ya da görmezden gelmekle yakın ilişkili olduğunu anlatır. F. Nietzsche de onu destekler. Ona göre bilmek, insanlığı kötülüğün derinliğe çeker. Bilen insan hayattan zevk almamaya başlar çünkü gerçekler canını acıtır. Yazar İhsan Oktay Anar da Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabında, konuyu şöyle derinleştirir: "Bu dünyada insanların en çok korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek, onların uykularını kaçırıyor. Bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve sefadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ıstırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı."


İnsanları bencillikle beslenen bir bilinçsizliğe teşvik eden böylesi fikirler, bizim coğrafyamızda bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mottosuyla desteklenir. Tarih boyunca toplumları felakete sürükleyen de bu anlayıştır. O nedenle Dostoyevski, cehaletin kutsanmasını bir çağ hastalığı olarak görür ve bunun arkasındaki tek fikrin menfaat olduğunu, mutlaka sorgulanması gerektiğini söyler.


Pek çok toplumda cehalet korkakların erdemi olarak görülmüş, bilgiye ulaşmanın cesurların işi olduğuna inanılmıştır. Gerçekten de cehaletin farkında olmak, cesarettir. Çünkü öğrenmek, bilinmeyeni bilinir yapmayı göze almaktır. Bugün, aydınlanmanın parolası olarak kabul edilen Sapara Aude (Aklını kullanma cesaretini göster, bilmeye cesaret et) sözüyle, Fransız İhtilali sürecinde halkına çağrı yapan Kant’ın anlatmaya çalıştığı da budur.


Sadece farkındalığı yüksek bir insan, gerçek mutluluğa erişebilir. Hayatını rüzgârda savrulan yaprak gibi, sorgulamadan, aramadan yaşayanlar, acıyı da mutluluğu da silik ve sahte yaşarlar. Tam da bu nedenle, dünyada üç tip insan olduğundan söz edilebilir. Birincisi hiçbir olumsuzluğu fark edemeyecek kadar algıları kapalı, bilinçsiz ve yüzeysel bir mutluluk yanılsaması içinde yaşayan insanlar. İkincisi ortalama bir algı ve bilgi düzeyine sahip olduğu için dünyadaki ve hayatındaki olumsuzlukları fark edip, onlara odaklanan. Kendi mutluluğunu yaratmanın yollarını bilmediği için mutluluğu dışarıda aramaktan yorgun düşen, mutluluğa inancını yitirmiş mutsuz çoğunluk. Üçüncüsü ise, her şeyin farkında olan ve kendi mutluluğunu yaratmayı bilenler, -ki onlar genellikle, geniş bir hayal gücüne ve içinde sanat barındıran bir ruha sahip olan insanlardır.- Onları diğerlerinden ayıran, mutluluğun dışarıda aranmaması gerektiğinin, çünkü kaynağının insanın içinde olduğunun farkında olmalarıdır. Onlar, mutluluk gibi acıyı da daha derin yaşarlar. Çünkü empati yetileri gelişmiştir ve diğer insanları, diğer canlıları ‘gerçek manada’ anlayabilir, bunun için gayret sarf etmeyi bir sorumluluk olarak görürler. Elbette bu yetinin getirdiği sorumlulukların yanı sıra, sunduğu ödüller de vardır. Mesela onlar bu sayede okudukları kitaptan daha fazlasını almayı başarır, yedikleri yemekten daha fazla tat alır, baktıkları manzarada daha fazlasını görebilirler. Algılarını, dış etkenlerden bağımsız hale getirebilirler. O nedenle ne yaşarlarsa yaşasınlar, kendi içlerinde hep özgürdürler. Bedenleri penceresiz bir odada tutsak da olsa, gözlerini kapattıklarında yıldızlara çıkabilirler. Çünkü mutluluğun da mutsuzluğun da bir seçim olduğunu bilirler. Böylece hayatı daha derinlere inerek deneyimleyebilirler.


Herman Hesse, Demian adlı kitabında, “Her insanın bir tek gerçek işi vardır. Kendine giden yolu bulmak.” der. Aslında temel konu mutluluğu nerede aradığımızdır. Bilgi ve mutluluk ilişkisini sorgularken, cevaplamamız gereken en önemli soru budur. İnsanın dünyadaki temel görevi kendini bilmekse, “bilme” eyleminin de buradan başlatılması gerekir. Çünkü insanın çıkış noktası yanlış olursa, doğru yol alması, doğru şekilde ilerlemesi mümkün olmaz. Lao Tzu, konunun önemini şöyle özetler: “Başkalarını bilen bilgilidir, kendini bilense bilge”.

Kendini bilmeyen birinin dünyayı bilmesi düşünülebilir mi? Kendisinin farkında olmayan birinin, başka insanları anlaması söz konusu olabilir mi? Tıpkı, kendi içindeki sınırsız hazineyi keşfetme zahmetine girmeyen bir sanatçının, sanatın sınırsız dünyasını keşfetmesinin beklenemeyeceği gibi... Carl Gustav Jung’un Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan uyanır, sözü de bu bilgiye işaret eder. Yüzyıllar önce Delhi’deki Apollon tapınağının girişinde yazan ve Sokrates’in öğretisinin özünü oluşturan Kendini Bil (Temet Nosce –bazı kaynaklarda Nosce Te İpsum olarak geçer) sözü, kişinin önce kendi içine bakmasının, bilgiyi önce orada aramasının, yani kendini tanımasının, kendini keşfetmesinin, içindeki hazineyi bulmasının önemine dikkat çeker.

Bizim kültürümüzde de son derece önemsenen ve üzerinde çok durulan kendini bilmek kavramının izlerine, dünyanın diğer ucundaki düşünürlerde de rastlamak mümkündür. Bilginin kaynağını ve önemini anlatmak için kullanılan, insanlığın bu ortak öğretisinin izleri; Şamanizm’den Mayalara, Kızılderili kültüründen Uzakdoğu’ya kadar pek çok yerde karşımıza çıkar. Hemen hepsinde de kendini bilmek, zorlu bir yolculuğu göze almayı ve aynaya bakma cesaretini gerektirir... Sîmurg öyküsü tam da bunu anlatır. Kendini bilme yolculuğunda insanı tedirgin eden en önemli şey, o aynaya bakma zorunluluğudur. Çünkü kendisiyle karşılaşmak, yani kendi gücünün sınırlarının farkına varmak, pek çok insan için korkutucudur.

İnsan kendini bilirse, bilginin sınırsızlığını (aynı zamanda da zihninin sınırsızlığını) keşfeder ve böylece gerçek anlamda özgür olmayı başarır. Batılıların, cehalet mutluluktur anlayışını, dünyanın geri kalan ülkelerine empoze etmek için bu kadar çok uğraşmalarının (özellikle de medya üzerinden) nedeni budur. Bilginin getireceği özgürlüğün mutluluğu, insandan bunun için saklanır. Aynı nedenle de ideal insanın ‘tamamen dışa dönük insan’ olması gerektiği fikri benimsetilerek (bunun adına ‘sosyalleşmek’ diyerek daha pozitif bir algı yaratılmaya çalışılıyor) insanların zaman zaman da olsa kendi içlerine dönmesi, kendilerinin farkına varması yani kendilerini bilmesi, engellenir. Jung’un bu konudaki görüşü de konuyu destekleyici niteliktedir: “İçe dönüklük Doğu'nun ‘stili’dir. Tıpkı dışa dönüklüğün Batı'nın ‘stili’ olması gibi. Ne var ki, içe dönüklük Batı'da anormal, hastalıklı, mutlaka ‘düzeltilmesi’ gereken bir şey olarak görülür. Doğu'daysa dışa dönüklük arzu yanılsaması ve açgözlülük ifadesi olarak aşağılanır.”

Doğu kültüründe, mutluluğun kaynağı, başlangıç noktası, kendini bilmektir. Mutluluk, kişinin kendi içinde ulaşacağı bir duygudur. Batı kültürü ise, mutluluğun dışarıda aranması gerektiği fikrini savunur. Markalı bir çantada ya da bir spor arabada… Batı dünyası bize bunlara sahip olduğumuzda mutlu olacağımızı söyler. Oysa bunlar sadece geçici ‘haz nesneleri’dir ve mutlulukla doğrudan bir ilişkileri yoktur. Hırs, rekabet gibi kavramlar üzerinden, insanları birbiriyle yarıştıran küresel ekonomik sistem (kapitalizm), bu haz nesneleri aracılığıyla insanları iyice ‘dışa dönük’ hale getirir ve onlara ‘insan’ oldukları gerçeğini unutturur. Bu hedefine daha kısa yoldan ulaşmak için de ihtiyacı oldukça ‘korkuyu’ kullanır. İnsan en çok bilmediği şeyden, bilinmez olandan korkar ve kendisini bu korkudan koruyan otoritelere itaat etme eğilimi taşır. Küresel otoriteler, varlıklarını sürdürebilmek için, sorgulayan insan yerine itaat eden insana ihtiyaç duyar. Bunun için de cehaletin mutluluk olduğu anlayışını destekleyecek şekilde çalışır. Hatta bilginin, insanı mutsuz eden bir şey olduğunu savunan projeler tasarlar.

Haz ve mutluluk arasındaki farkı bilen, korku yerine özgürlüğü tercih eden insanlar, bu kurgulanmış karmaşanın içinden çıkmayı başarabilir. Gerçek mutluluk, yalnızca öz farkındalıkla ve bilinçle gelir. Kendini fark eden dünyayı fark eder, etrafında olan bitenlerin bilincine varır. Onun için, bilmekten, fark etmekten, öğrenmekten, anlamaktan korkmayalım. Unutmayalım ki, insanın en büyük mutluluğu yaşamaktır ve bilinçsiz bir yaşam, ziyandır. 

Düşünüyorum, öyleyse varım diyen (yazının başlığı da bu önemli cümleye ithaftır) Descartes’in de dediği gibi, varlığımızın kanıtı, düşünüyor olmamız ve bizler, farkında olduğumuz kadar varız, bilincimizin derinliği kadarız. Kendi içimizin derinliğinde ne kadar çok ilerlersek, hayata ve dünyaya etkimiz de insanlar üzerinde bıraktığımız iz de o kadar belirgin olacaktır… İnsana yapılan haksızlık ancak ‘insaniyetle’, yani empati ve anlayışla çözülür. Kendimizin ve etrafımızda olup bitenlerin farkına vardıkça daha çok insan, bildikçe daha mutlu bir insan oluruz. Üstelik bu, başkaları ya da diğer dış etkenler tarafından bozulamaz, değiştirilemez bir mutluluktur; daim ve gerçektir. Mutluluğu, önce içimizde yaratalım, sonra da dünyaya yayalım. Çünkü dünyayı mutlu ve “bilen” insanlar güzelleştirecek.